All that we see or seem Is but a dream within a dream.
17 Ağustos 2016 Çarşamba
Mükemmel dizi/filmin son dokunuşu: Soundtrack
Tamam, öncelikle şunu itiraf edeyim; normalde soundtracklara çok dikkat eden birisi değildim ve kısmen hala değilim. Soundtrackın önemini biliyorum ama izlediğim bir şeyin özellikle soundtracklarını takip etmem. Soundtrackları tekrar tekrar dinlemeyi ilk kez lisede bir arkadaşım sayesinde kazandım. Hala daha bir dizi/filmde de özellikle soundtracklara dikkat etmem ama eskisi gibi de değilim hani. Peki neden bu kadar önemli bu soundtrack?
Yıllar önce başka bir arkadaşımın yazdığı denemede kullandığı bir cümle vardı, muhtemelen farklı yerlerden de karşınıza çıkmış olabilecek olan bir cümle: Herkes hayatını film gibi yaşamak ister, bense filmin soundtrackı olmak isterim. İlk duyduğumda biraz garip geldiğini söylemem gerek. Yani hayat nasıl soundtrack olarak yaşansın ki? (Ama tabi küçüğüz canım o zamanlar, ancak ortaokul) Tabi hayat benim için ondan sonra şekillendi çünkü tam olarak ilk o yıllarda kulaklıkları kulağıma taktım ve sanırım o zamandan beri de çıkardığım söylenemez. Hatta o kadar ki bana sorarsanız müzik dinlemeden yürümek boşa yapılan bir hareket gibi.
Ha kafanın kazan gibi olduğu ve hayatında bazı şeyleri çözmeye karar verdiğin o anlar hariç tabi. Çünkü böyle anlarda müzik içine sığınman için bir kabuk oluşturuyor ve bir bakıyorsun ki elinde yine hiçbir çözüm yok. (running from responsibilities like a boss)
Müziği seven sever, şimdi kimseye bunun muhabbetini yapmayacağım ama sadece müziği sevmeyen insanlara bunu bir bana açıklamasını isteyeceğim. (dalga geçmiyorum ciddi anlamda soruyorum)
Peki konu başlığına dönelim. Neden soundtrack? Aslında bunun da cevabı az buçuk belli. Bir dizi ya da filmi mükemmel yapan şeyler bellidir elbette. İyi bir oyuncu kadrosu, iyi bir kurgu/senaryo ve iyi bir yönetmen. Bunlar zaten ana elementler. Ama bir de yan elementler var mükemmellik dokunuşunu yapan. İşte ne bileyim oyuncunun kıyafeti, mekanların dekoru, makyajlar, arka plandaki figüranların zamanla uyumu gibi durumlar. İlk başta çok önemli gelmese de bunlar olmadan film fazla yavan kalıp en mükemmel oyunculukla bile 10 üzerinden 6'yı ancak koparır.
Soundtrack da bütün bu dokunuşların sonuncusu. Zira her şeyi biten filmin yapılacak son dokunuş sahneleri tamamlayacak müziktir.
Yazıya başlarken çok fazla örnek düşünmemiştim ama aklıma gelen en yakın örnek Penny Dreadful'un üçüncü sezonun son bölümü. Üç sezondur kullanılan jenerik bir anda değişmiş ve huzur verici bir ses biraz korkutucu bir ninni söylemeye başlamıştı. Ama şarkı o kadar mükemmel oturuyordu ki... Hem Vanessa için hem de diğer karakterler için...
Penny Dreadful 3. sezon 10. bölüm açılış
Şarkının tamamı
Ah bir de yazıya başlama sebebim olan esas fikir. Misfits. Geçen gün ilk sezonu bitirdikten sonra ikinci sezona devam ettim ve dizi genel olarak ilk sezondaki müzik kurallarına bağlı. Genel olarak İngiliz şarkıcıları seçse de her çeşit müziği bulabiliyorsunuz. (İngiliz şarkıcılar derken de işin içinde Florence ve The xx gibi sanatçılar var şimdi)
Dizinin açılışı zaten bir efsane bana sorarsanız. (O kadar mükemmel değil ama size bahsetmeye çalıştığım uyum var ya, hah! İşte o!)
Misfits açılışı
Şarkının tamamı
Bir de ilk sezonda beni en çok etkileyen kısmı The xx'in Stars'ının çalındığı kısımdı. Şarkı sahnenin ona ihtiyacı olan yere oturmuştu.
Ha bir de bu var bak. Ki baya güldürmüştü.
Bir de bir kaç gündür aklımda olsa da izleyemediğim Stranger Things var. Diziyi indirdim ve bugün yarın izlerim ama internette okuduğum yorumlardan dizinin müziklerinin de sağlam olduğuna dair spoiler yedim.
Çok detaylı bir soundtrack olmadı burada ama belki bir daha ki sefere şöyle bir kaç tane soundtrack sıralar öyle giderim. Belki bir daha ki sefere.
Ama şunu da bırakıp gideyim buraya.
Amélie
15 Ağustos 2016 Pazartesi
Misfits "We were so beautiful!"
Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu dizinin karakterleri %90
kafadan kontak. Yani eğer yok efendim ben sevmem öyle psikopatları diyorsanız
diziden biraz uzak kalın. Ama şunu da söyleyeyim ki diziyi izlemediğinizde
dünyayı kaçırmasanız bile bana kalırsa oldukça çok şey kaçırırsınız. *ne dedim
ben?* *hehe*
Bir de ekleyeyim daha sadece ilk sezonu yani altı bölümü
izledim.
Misfits ilk çıktığı zamanlar rastladığım ve izlesem ya ben
bunu diye kenara kaydettiğim ama ilerleyen zamanlarda gerek vakitsizlik gerekse
diğer izlenmemiş diziler ve filmler arasında kaybolan bir diziydi. Birkaç gün
önce geekyaparda görünce ve konusunu da adam akıllı okuyunca ne duruyorum ben
yahu diyip izlemeye başladım. Açıkçası ne kadar suyu çıkarsa çıksın ben süper
güç işini seviyorum. Hatta normal insanların aniden süper güçlerinin olması
işini seviyorum. Evet bütün üçüncü sınıf kitap/film/dizilerde bu var ama çok
vasat olmadıkça açıp izlerim ben. Misfits’de de beni ilk bu çekti. Zira “kahraman”
olmayan baş kahramanlarımızda tam olarak bu durum söz konusu.
Misfit İngilizcede uygunsuzluk, uyumlu olmayan kimse ya da
uyumsuz gibi anlamlara denk geliyor. Bir nevi toplumdan dışlanmış kişiler ki
başroldeki beş kahramanında tek kelimeyle özetleri bu. Farklı suçlardan dolayı
toplum hizmeti görevi alan beş genç toplum merkezine geliyor ve olaylar daha
ilk gününde başlıyor. Aniden gökten buz kütleleri yağıyor ve ne olduğu
anlaşılmaz bir fırtına bu beş gençte garip bir etki bırakıyor. Başrollerimizin garip
güçleri ortaya çıkıyor. En başta tabi ki bu durumun farkında değiller ama
bölümler ilerledikçe hepsi kendi gücünü keşfediyor.
Konu bana başta biraz vasat gelmişti. Tamam, Misfits fikri
ilginç. Yani birkaç genç al hepsinin uyuşturucu/seks/küfür problemleri olsun,
ha bir de ellerine süper güç ver oldu bu iş! Özeti bana biraz bunu anımsattı
ama dizinin öne çıkan yönü karakterleri zaten. En başında dedim ya karakterler
kafadan kontak diye. Beş gencin de kendince problemleri var ki genel olarak
baktığınızda bir dizinin ana karakteri olmaktan çok uzak hepsi. Zeki oldukları
söylenemez, görsel olarak baktığınızda Vampire Diaries gibi dizilerin yanında
öne çıktığı söylenemez *ki hemen hemen aynı dönemler*, kendilerince bir
kahramanlıkları olsa da çoğu zaman sizi çileden çıkarıyorlar, bizim alıştığımız
bir iyilik anlayışı yok. Yani karman çorman bir şeyler. Ben genelde iyi
karakter kötü karakter ayrımını net yapan birisiydim *fazla yüzeysel ama işte
çocukluktan kalan bir alışkanlık* ve dizilerin başında kendime bir karakter
seçip “biaslanırdım” *böyle bir kelime var mı ki?* Bu yüzden bu diziyi izlemek
fazla sinir bozucuydu başta benim için. Nathan kıvırcık saçlarıyla göze ilk
çarpan ama kişiliği cidden sinir bozucu. Curtis… fazla hanım evladı ve bir
garip. Alisha… tam bir sürtük. Kelly dürüst olmak gerekirse biraz aptal en
başlarda. Simon… sizi kendine acındırsa da en psikopatının o olduğunu
anlıyorsunuz. *yüzeysel değerlendirmeler yaparım diye uyardım!*
Ama dedim ya dizinin en iyi yanı karakterler diye. Karakterler
cidden çok güzel yansıtılmış. Hikayelerini yavaş yavaş keşfediyorsunuz. Verdikleri
tepkileri yavaşça değerlendiriyorsunuz. Ki daha ilk sezonda bahsedilmese de
güçleri ve karakterler arasındaki ilgiyi düşününce daha da bir
etkileniyorsunuz.
Ki işin en ilginç yanı: karakterler basite indirgendiğinde
yolunu bulmaya çalışan bir avuç genç. Daha fazlası değil. İlk sezon altı
bölümden oluşuyor ve altı bölüm boyunca izlediğiniz şey bu; hatalarıyla ve dibe
vurmalarıyla beraber kendince hayatta ilerlemeye çalışan birkaç genç.
Hepsinin kendi hikayesi var ve hepsi de kendilerince doğru
olanı yapmaya çalışıyor. Hepsinin savaştığı kendi şeytanları ve hepsi de mümkün
olduğunca savaşı kazanmak için çabalıyor. Toplumun değerlerini yargılayıp buna
göre kendi değerlerini oluşturuyor ve buna sahip çıkıyor. Klasik bir şey ama
belki de yaşarken yapmaya çalıştığımız şey bu olduğu için dizi bu kadar beni
sardı.
Kurgu ne sizi içine alıp götürüyor uzak diyarlara ne de sizi
sıkıyor. Dedim ya karakterler güçlerini buluyor ha işte siz de bu sırada
karakterleri buluyorsunuz. Ayrıca her sezon 6-7 bölümden oluştuğu içinde
çerezlik bir dizi. Tek oturuşta bir sezonu rahatlıkla bitirebilirsiniz. Tek bir
nokta var ki geekyaparda okuduğum kadarıyla dizinin ilk üç sezonunda olan “orijinal”
kadro sonrasında devam etmiyor ve bir çok benzeri örnekte olduğu gibi devamı
tutmuyor ve dördüncü beşinci sezonda fanlar tarafından çok tutulmuyor. Ben şimdilik
ilk üç sezonu izlemeyi düşünüyorum ve olur da zamanım olursa kalan iki sezonu
da bitiririm ama son iki sezon çok da önerilen bir şey değil, haberiniz olsun.
Karakterleri tek tek açıklamak isterdim ama şu anda üşendim.
*hehe* Ki ne desem spoiler olur. Gerisi size kalmış yani.
Bir de bundan bahsetmezsem olmaz. Dizinin müzikleri. İlk sezon
bu konuda çok başarılıydı. İngiliz dizisi oldğu için daha çok İngiliz sanatçılar
var ama birçok dalda olmak üzere anladığım kadarıyla daha çok indie tarzda
şarkılar seçmişler ki bölümlerle anahtar kilit gibi uyumluydu çoğu şarkı. Sanırım
ilk bölümdeydi Florence the Machine’ın You’ve Got the Love’ı duydum ve gözlerim
sonuna kadar açıldı. *belki bana öyle geliyor ama Florence öyle kolay kolay
dizilerde duyulmuyor, yani sanırım* Şimdiden ilk sezondaki bütün şarkıları
dinleme listeme aldım bile.
İzleyin yani. Özet bu. Azıcık gülersiniz, azıcık sinir
olursunuz, yer yer korkarsınız *öyle korkunç bir şey değil de ne olacak şimdi
bunlara diye*
Diyaloglar çok eğlenceliydi bu arada. Nathan’ın ortada şebek
bir pislik olarak dolaşması ve her muhabbetin içine dalması kimi zaman sinir
bozucu olsa da çoğu zaman kahkaha attırıcıydı. Eh, bu karalamayı da Nathan’dan
alıntıyla bitirelim. *Spirderman alıntısından değil, direk kendi sözleriyle*
“If you could just see yourselves! It breaks my heart. You're
wearing cardigans! We had it all. We fucked up bigger and better than any
generation that came before us. We were so beautiful!”
“Bir kendinizi görebilseniz! Kalbimi kırıyor. Hırka giyiyorsunuz!
Her şeye sahiptik. Bizden önce gelen her nesilden daha fazla ve daha iyi içine
ettik. O kadar güzeldik ki!”
*sözler yarım kaldı biraz ama ilk sezonun sonunda bu sözlerin
ne kadar güzel olduğunu kolayca görüyorsunuz*
Son bir uyarı: Dizide bolca argo, vahşet, seks, uyuşturucu görüyorsunuz. Her an sahnede çıplak insanlar yok ama kimilerini rahatsız etmek için yeterince de var.
Dizi bonusu: Birbirinden ilginç İngiliz aksanları. İzleyin,
dinleyin, kulağınız açılsın.
Tercihler ve Sonuçlar
İnsanları gözlemlemenin en komik yanı bütün uyarılara rağmen aynı hataları yapmaya devam edip en sonunda daha önce yaşadıkları acıları aynı şekilde yaşamalarını canın sıkılana kadar izleyebilmek.
Kimsenin acı çekmesinden zevk aldığım yok ama birisine ne kadar çok "bak bunun sonunu sen de biliyorsun" dersen o kadar umursamıyor. İnsanlar acı çekmeyi seviyor, yeter ki bir kaç saniyeliğine de olsa bencilce olan tercihlerini yaşayabilsinler. Ki bununla hiçbir alıp veremediğim yok. Yani kabul bu tamamen senin seçimin ve hayatı yaşamana karışamam. Ama sonunda aynı şeyleri yaşayacağını biliyorsan ve acı çekeceğini de biliyorsan neden bu kadar inatçı devam ediyorsun? Gerçekten merak ediyorum bu soruyu. Biliyorum aynı şeyi ben de yapıyorum. Kısa bir an için sonunda acı çekmeye razı oluyorum ama acı çektiğim zaman "sallasana, bunu zaten bekliyordum" diyebiliyorum. *yani sanırım* Bunu bir kaç kere gördüm sanırım. Hem insan ilişkilerinde hem de çevreyle olan ilişkide. Tekrar ve tekrar. Üstelik insanlara bunu söylediğimde çok az bir kısmı ikisinin aynı yere çıktığını kabul ediyor.
Elbette ki dünya üstündeki hiçbir tercih aynı değildir, aynı kişi tarafından yapılsa bile zaman, mekan veya şartlardan birisi farklıdır ama tercihlerin büyük bir çoğunluğu da birbirine benzer yollar izler. Tarih tekerrürden ibaret sözü bunun çok basit bir örneği.
Demem o ki, tercihlerini yaparken sonuçlarını iyi düşünmek lazım. Sonucunu az buçuk kestirebilirsin bir çok şeyin. Eğer yaşayacağın mutluluğun *doruk noktasının* sonrasında çekeceğin acıya değeceğini kabul ediyorsan, durma devam et. Ama bütün bunları bile bile ağlamak, tercihlerinin seni götürdüğü noktayı bildiğin halde ağlamak, zaman kaybından başka bir şey değil.
2 Ağustos 2016 Salı
Biraz komik ama gerçek; 2016'nın ilk bloğu.
Açıkçası çok uzun bir süre bloğum olduğunu bile unuttum. Ha yok kimsem yok benim zaten diye değil. Sadece bloğa zaten kendimle ilgili şeyler yazıyorum ve bu yıl kendime çok fazla zaman ayırmadım.
En azından detayları çok düşünmedim diyelim.
Gerçekten kendinize bir yol çizmek bir nevi kolay aslında: Sınavları geçeceğim, çalışacağım, insanlarla iletişime gireceğim vs vs. Plan yapmak kolaydır. Hatta onların peşinden gitmek bile bir nevi kolaydır.
Ama detaylar?
Detaylara çok dikkat eden birisi değilim. En azından her detaya dikkat eden birisi değilim. Daha çok algıda seçicilik yaptığım bir alan bu. Canımın istediği şeyleri görüp diğerlerini eliyorum.
Mesela, koca bir yıl geçti. Kaç kere ağladım? Cidden bilmiyorum. İşin komiği çok ağlayan birisi değilim hatta nadiren ağlarım. Ama o zaman bunları daha detaylı hatırlamam gerekmez mi? Sebeplerini, zamanını, sonuçlarını?
Kaç kere bir arkadaşıma sarıldım?
Kaç kere aileme onları sevdiğimi söyledim? *ki bu konuda da çok becerikli değilim*
Kaç kere kardeşlerimle beraber dışarı çıkıp eğlendim?
Kaç kere ağlayan arkadaşıma destek oldum?
Hepsini yaptım diyebilirim ama nasıl yaptığımı bilmiyorum. Evet, kendime çizdiğim yolda yürüyorum ama bu yolda sadece yürüyorum. Yaşadığım hayatın detaylarını yeterince seçmiyorum. Yeterince kazımıyorum anılarıma.
Şu anda bunları yazmak bile bir noktada saçma göründü ama zaten yazmamın sebebi basit bir soru sadece.
Yaşıyoruz ama ne kadar anlamlı?
En azından detayları çok düşünmedim diyelim.
Gerçekten kendinize bir yol çizmek bir nevi kolay aslında: Sınavları geçeceğim, çalışacağım, insanlarla iletişime gireceğim vs vs. Plan yapmak kolaydır. Hatta onların peşinden gitmek bile bir nevi kolaydır.
Ama detaylar?
Detaylara çok dikkat eden birisi değilim. En azından her detaya dikkat eden birisi değilim. Daha çok algıda seçicilik yaptığım bir alan bu. Canımın istediği şeyleri görüp diğerlerini eliyorum.
Mesela, koca bir yıl geçti. Kaç kere ağladım? Cidden bilmiyorum. İşin komiği çok ağlayan birisi değilim hatta nadiren ağlarım. Ama o zaman bunları daha detaylı hatırlamam gerekmez mi? Sebeplerini, zamanını, sonuçlarını?
Kaç kere bir arkadaşıma sarıldım?
Kaç kere aileme onları sevdiğimi söyledim? *ki bu konuda da çok becerikli değilim*
Kaç kere kardeşlerimle beraber dışarı çıkıp eğlendim?
Kaç kere ağlayan arkadaşıma destek oldum?
Hepsini yaptım diyebilirim ama nasıl yaptığımı bilmiyorum. Evet, kendime çizdiğim yolda yürüyorum ama bu yolda sadece yürüyorum. Yaşadığım hayatın detaylarını yeterince seçmiyorum. Yeterince kazımıyorum anılarıma.
Şu anda bunları yazmak bile bir noktada saçma göründü ama zaten yazmamın sebebi basit bir soru sadece.
Yaşıyoruz ama ne kadar anlamlı?
18 Eylül 2015 Cuma
Ulf, Ulf, Ulf, bizim köyü kurtlar bastı..
Not: Başlık için özür dilemek isterdim ama bütün suç hiç bir dilde kurt anlamına gelmeyen "Ulf" sözcüğünü dilime dolayan EXO'da.
Tamam böyle söyleyince de kulağa fazla garip geliyor ama gerçek bu, hehe.
Bugün sırf bu psikoloji hazırlanma aşaması yüzünden öğleden sonra olacak derslerden kaçtım -ha bir de ders için iki buçuk saat okulda beklemem gerekiyordu ki bu da bir etkendi- Eve geleli üç saat oldu ama henüz hiçbir fiziksel hazırlık yok. Ama psikolojik olarak hazır sayılırım, hehe. Ki zaten fiziksel hazırlık bir aşamadan sonra bir saatten fazla vakit almıyor. Her neyse.
Nereden geldim buraya?
Efenim, bu psikolojik hazırlık aşamasını ben genelde okuyarak/yazarak/dinleyerek/izleyerek geçirdiğim zamanla yapıyorum. Çoğu zaman kitap okusam da bugün bir şeyler izlemek istedim. Sonra? Tabi bilgisayarın başına geçince bir kere de face sayfasını açıp bir göz atmamak olmaz. Normalde Mark'ın son bir kaç yıldır yaptığı bu sayfa akışı arasına reklam olayına sinir oluyorum -aslında kenardakiler daha sinir bozucu ya neyse- ama bugün gözüm bir anime filminin sayfasına takıldı. Bir bakayım dedim zira ismi hoşuma gitti: The Boy and The Beast. Yanlış söylemiş de olabilirim. Neyse sonra ee bunun yönetmeni kimmişe girince karşıma bir film çıktı: Wolf Children. Şimdi şöyle bir gerçek var ki içinde wolf/kurt kelimesinin gördüğüm her şey ilgimi çekiyor. -yemin edebilirim ki bunun EXO ile alakası yok, onlar sadece bu alışkanlığımı takıntıya dönüştürdü- Hemen girdim youtube'a ve bir fragmanı izledim.
Şunu yıllardır kabul ediyorum ki içimde cidden saf bir romantik yatıyor. Yani her ne kadar kendisi mal olsa da romantik şeylere karşı bir çekilimi var bu parçamın. Hele hele içinde imkansız/zor aşk gibi kavramları supernatural yaratıklarla kurguladıysa o şeyi okumam/izlemem bana farz oluyor.
Wolf Children da tam olarak buydu.
Fragmanda da görüleceği gibi hikayeyi aslında küçük bir kız anlatıyor. Küçük kız bize annesinin ve babasının aşkıyla başlayan ve aile sıcaklığıyla biten bir hikaye anlatıyor. Tabi hikayeyi bu kadar ilginç yapan çoğu romantik dramada olduğu gibi üniversitede gördüğü ilk havalı çocuğa aşık olan ana karakterimizin aslında bir kurt adama aşık olması. Yine de karakterimizin kocaman ve sıcacık olan kalbi bu detayları o kadar da önemsemiyor ve filmin başında çok sevimli, sessiz ve küçük görünen ama içinde kalbinizi ısıtan bir sürü detayı ile bir aşk görüyorsunuz. Ana karakterimiz olan -en azından ben böyle düşüneceğim- Hana hamile kalıyor ve ilk önce bir kız bir yıl ardından da bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor.
Bundan sonrasını anlatmayacağım çünkü o sahneleri kendiniz izlemelisiniz.
Aslında hikayeyi iyice sadeleştirirsek iki çocuğun büyüme hikayesi. Yani içinde öyle olağanüstü bir şekilde kurtların görmüyoruz ama yönetmen ve hikaye bu durumu sıradan bir ailenin yaşantısına o kadar güzel adapte etmiş ki bir çok yerde detaylar kalbinizi ısıtıyor/kırıyor/parçalıyor/gülümsetiyor. Çocukların kendilerini bulmaları ve Hana'nın da hayatın zorluklarına dayanması... Ah...
Ben duygusal biriyim bana bunu yapmamalıydınız... hehe.
Şaka bir yana detaylar çok güzeldi. İki çocuğun film boyunca kurt mu yoksa insan mı olacaklarını seçmelerini izlemek aslında bana kalırsa hepimzin karşılaştığı bir şey. Hani o hayatı ve insanları farkına vardığımız ilk yıllar var ya? Hah! İşte tam olarak bu. Kendin mi olacaksın yoksa diğerlerinin seni "yalnız" bırakmaması için sadece birisiymiş gibi mi davranacaksın? Ya da kendini kimlere açacaksın ve buna nasıl karar vereceksin? Sorumluluklar gelecek ve onlar karşısında ne yapacaksın? Elbette film bütün soruları ve cevapları bu kadar açık sormamış, ya da bunlar sadece benim hayal gücümle ortaya çıkan sorular. Ama filmi benim için bu kadar mükemmel yapan durum buydu. Hayal dünyasında bile olsa bir zamanlar benim de yaşadığım şeylerin fantastik olarak tekrar sunan o nostaljik his.
Az önce bir de yönetmene baktım. Mamoru Hosoda. Digimon olsun One Piece olsun Japon anime tarihinde adlarını altın harflerle kazıyan bir çok projede imzası var ama benim esas ilgimi çeken şey Summer Wars oldu. Sanırım beş yıl kadar önce izledim ve izlediğim de ağzımı açık bırakıp hayal dünyama bir bomba atmıştı film. Mutlaka izlenmeli izlettirilmeli diyerek o zamandan beri çevremdeki herkese söylerdim ama yönetmenini takip etmek şimdiye kadar aklıma gelmemişti -sorry Hosoda- Ayrıca fragmanını izlediğimde bunu mutlaka izlemeliyim diyip de izleyemediğim The Girl Who Leapt Through Time filminin de yönetmenliğinde olduğunu görünce artık ismini bir kenara kazıdım. Son bir kaç yıldır Miyazaki'nin yönetmenliği bırakması yüzünden yastaydım -ki aslında tam olarak bırakamadı- ama Hosoda beni ilerisi için mutlu etti.
Yanlış anlaşılmasın hala Miyazaki için çok yol kat etmeli ki yine de onu geçebileceğinden emin değilim. Miyazaki'nin filmlerindeki çizimler ve renk cümbüşü sizi yakalar ama sahip olduğu nostaljik çizgilerde sizi gülümsetirdi. Mamoru'da da sizi içine çeken bir renk cümbüşü olsa da çizimler benim gözüm için biraz fazla... modern? Bunu başka nasıl söylerim bilemiyorum... Yine de Mamoru'nun kurguları kendine has ve oldukça orjinal bir çizgiye sahip. En azından izlediğim iki filmi. Bu yüzden yakında çıkacak son filmini de dört gözle bekliyorum ki o çıkana kadar da muhtemelen The Girl Who Leapt Time filmini izlemeyi tercih ederim.
*saygılar Miyazaki senpai/dede!*
Saat 9'da otobüse yetişmek için koşmam gerek! *muhtemelen arada biraz daha psikolojik hazırlık yapmam gerekecek!*
Lenore is out!
12 Eylül 2015 Cumartesi
Bilim Kurgunun ötesinde İnsanlık
Son zamanlarda bir baktım da baya baya bilim kurgu ile içli dışlı olmaya başladım. Her ne kadar her alandan kendime okuyacak/izleyecek/dinleyecek bir şeyler bulma konusunda iyi olsam da bilim kurguya olan ilgimin çok da fazla olduğunu söyleyemem. Hatta bir ara bilim kurguyu itici bulduğum zamanlar bile olmuştur. Tabi ki hiçbir günahı yok bilim kurgunun ama belki de fiziği suçlayabiliriz bunun için. Fiziğe karşı sahip olduğum itici kuvvet bir ara o kadar güçlenmişti ki bilim kurgudan elimi ayağımı çekmiştim. Bilim kurguya dönüşüm sanırım Ray Bradbury ile başladı. Fahrenheit 451'i nasıl ele geçirip okuduğumu hatırlamasam da hayatıma bir çizik attı ve elbette yazarın hayal gücü ve de fikirleri diğer kitaplarını da merak etmeme sebep oldu. Bir kitap fuarında İthaki'den çevrilen bütün kitaplarını satın aldım ve yıl içinde elime geçtikçe okudum. Yazarın her kitabı kendisine has bir havaya sahip ama hepsinde bilim kurgunun kullanımı öne çıkıyordu.
Ne yapıyordu yazar?
İnsanların hayal ürünü dediği bir kaç şeyi alıyor ve içine insanlığı koyuyordu.
Bilim kurgunun genelinde var bu durum sanırım. (Sanırım diyorum çünkü hala daha bilim kurguyu çok iyi okuduğum, hakkında fazla bilgim varmış gibi konuşabileceğim söylenemez. Genel bir bakış diyebiliriz buna.)
Fantastiğe beni çeken noktalardan bir tanesi buydu. Evet, anlattığı şeyin gerçekle en yakın bir ilişkisi yok ama aslında biraz gözlerinizi kısıp detayları yakalayınca aralara sıkıştırılmış insanlığı görebiliyorsunuz. Bu durum bilim kurguda bir tık üstte. Belki bunun ana sebebi bilim kurgu her ne kadar bir çok açıdan değiştirilmiş de olsa esas konu olarak insana sahip olması.
Bu yazıya nereden başladım? Interstellar.
Film geçen yıl çıktığında yankıları elbet duymuş olsam da sınav haftası mağduru olarak sinemaya gidememiş ki buna baya üzülmüştüm. Ama tabi okul koşuşturması ve de filmlere verdiğim uzun ara hesaba katılınca film uzun zamandır izlenecek klasörümde beklemedeydi. Geçen gün arkadaşımla orada oraya atlayarak konuşurken konu filme geldi. Nasıl izlemezsin diyerek bir şaşkınlık yaşadıktan sonra mutlaka izle dedi. Tamam dedim ve işte, iki oturuşta da olsa filmi bitirdim.
Interstellar filminden beklentim büyüktü. Uyandırdığı yankı olsun Oscar ödüllerindeki başarısı olsun -gerçi sadece efektlerde ödül almış olabilir- beklentimi yukarı çekmişti. Bu pek de iyi bir şey değil çünkü en son aynı şey olduğunda film beklentimi karşılayamamış ve ee? sorusunu ben de bırakmıştı. Interstellar da aynı şey olmadı. -yey!-
Filmin anlatımı beni daha en başta yakaladı çünkü oldukça sevdiğim bir yöntemi seçmişti. İzleyiciye olayı çözmesi için zaman veriyor ve açıklama yapacaksa bile bunu ilerleyen noktalarda sıkmadan yapmayı tercih ediyor. Önce filmin geçtiği dünyayı tanıyorsunuz ama bu süre zarfında olan olayları kaçırmıyor aksine bu kısımlarda duygusal temeli oluşturuyor. Filmde önce bir aileyle başlamış bu anlatım için. Ailenin bağlarını incelerken bir yandan da dünyayı çözüyorsunuz. Hatta bir kaç nokta da acaba fantastiğe mi bağlayacak diyorsunuz ama bu sorular uzun bir süre kenarda kalıyor. -ama beklediğine değiyor- Sade bir anlatımı var ama bir bilim kurgu filmine göre, hele ki uzak olmasa bile yakın gelecekte geçen bir filme göre- basit, gösterişten uzak. Sahnelerin genişliği ve sonsuzluğu da izlerken sizi rahatlatıyor. Olaylar başlayıp uzayın dibine çekildiğinizde bile film sadeliğinden vazgeçmiyor. -bu konuda Gravity filmi ile benzer noktaları var, Gravity'e benzer bir kullanım olsa da özgünlüğünü ortaya koymuş- Üstelik bu anlatım içinde hem astronotların o heyecanını yakalıyorsunuz -basit yerlerde bile ahanda ölecekler gerilimini başta gereksiz görmüştüm ama sonra düşününce adamlar uzayda, her an ölebilirler!- hem de kendinizi filme daha iyi adapte ediyorsunuz.
Peki olay sadece filmin anlatımı mı? Hell NO!
İnsanlık demiştik değil mi? Bana kalırsa filmde çarpıcı nokta insanların önemli noktalarda aldığı kararları bencillikten ve egodan ne kadar sıyırıp sıyrılamadığı konusunda gösterdiği örnekler. Çok fazla anlatmayacağım zira spoilerdan nefret ederim. Ama izlerken dikkat edin/ettiyseniz bazı karakterler aldığı kararların "bütün insanlık" için olduğunu söylese bile izleyici bunun doğru mu olduğunu yoksa karakterin kendi hayatını kurtarmak için ortaya attığı bir bahane mi olduğunu tam olarak söyleyemiyor. En azından söylenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Neden? Çünkü ekranda izlediğimiz şeyleri bizde yapıyoruz.
Gördüğümüz her an aslında bizim hayatımızda da var. Tamam belki uzay boşluğunda olunca her şey çok daha süslü görünüyor ama hadi? Biraz düşününce bizde hayatımızda bazı anlarda duygularımızın ötesinde karar vermeye çalışmıyor muyuz? Çoğu zaman başarısız oluyoruz zira yapılan bazı araştırmalar insanların tercih yaparken gelecekten çok geçmişi yani birikimini düşündüğünü kanıtlamış. Ama bir noktada olur da bütün duygularımızdan öte bir karar versek -ki gün içinde bunu bir çok kez verdiğimiz de oluyor, sadece belki bizim fark edebileceğimiz kadar duygusallığa sahip değiller- hayatımızda yeni bir çizik atılmış oluyor.
Bilim kurgunun en güzel noktası bu. İnsanı olabilecek en uç noktaya getiriyor ve insanın özünü saf bir şekilde ortaya koyuyor. Bana sorarsanız gerçek hayatta insanların özünü görmek için bu kadar uç şartlara gerek yok. Ama etrafımız o kadar fazla kargaşa arasına gömülmüş ki biz bu özü göremiyoruz. Çoğu zaman insanlar karşımıza geçip bizim için ne kadar üzüldüklerini ama yardım için ellerinden hiçbir şey gelmediğini anlatır ve biz de ah önemli değil deriz. Ama son zamanlarda bunun o kadar da doğru olmadığını fark ettim. Anlayış önemlidir ama harekete geçirmiyorsa hiçbir anlamı yoktur. Ama elbette bu aynı zamanda bu kadar keskin bir sonuç değildir.
Hocalarımızın sıkça söylediği bir şey var, tıpta 2+2 her zaman 4 etmez derler. Her hasta için her ameliyat için uygulanması gereken ayrı kurallar vardır. Hayatta böyle. Her kişi her yer ve her zaman için uygulanacak ayrı kararlar vardır. İnsan da yaşam da dinamiktir ve sürekli akar. Bu yüzden dün aldığın doğru bir karar bugün uygulanmak için doğru olmayabilir. Yanlış kararlar alabilirsin, böyle bir zamanda pişman olmak bunun için bir sonuç değildir, Keşkeler de yardımcı değildir. Devam etmek zorundasın ve başka bir çıkış noktası bulmak zorundasındır.
İzafiyet teorisi, zaman bükülebilir, genişleyebilir, katlanabilir ama asla geriye akmaz.
Filmin bizi götürdüğü uç noktalarda ben bunu gördüm.
Yine fazla koptum ama bir alışkanlık işte.
İzlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
10/10
Lenore out.
6 Eylül 2015 Pazar
Yazmak
Bugün bilgisayarımı düzenlemek için başına geçtim. Masaüstümde çok fazla şey tutmayı hiçbir zaman sevmediğim için genelde tek bir klasöre topladığım müzik, dizi, film klasörleri ve çöp kutusu dışında bir şey bulunmuyor aslında. Ama bilgisayarı kullanırken nereye kaydetmem gerektiğini bilmediğim müzik, resim ya da ne bileyim işte o an aceleyle el altına koymam gereken şeyleri de masaüstüne koyunca haliyle ara ara bir çöplüğe dönüyor. Ha bir de yazdığım şeyleri masaüstüne toplamayı da severim. Özellikle de güncel yazdıklarımı, hani words dosyası açık olmasa bile en azından isimlerini görmek bile -hikaye olsun, günlük olsun, fikir birikimi ya da öylesine cümleler olsun- bana açıp karalama isteği getirebiliyor diye.
Yazmaya her halde 11 yaşımda başladım ama 15 yaşıma kadar bu bende şimdiki haline dönmemişti. Hikayeler oluşturmayı seviyordum, kafamdakileri kağıda dökmek ve onların "canlandığını" görmek tarifi edilmez bir haz veriyordu. Bu giriş döneminde bir kaç kısa hikaye, şiir gibi şeyler ortaya çıktı ama esas patlama lisede başladı. O zamanlar tabi bu fanfiction olayına yeni girmiştim, hehe. Ama o dönemde de yazılmış neredeyse 500 sayfalık bir hikayem olduğuna göre baya sevmişim yazmayı. Üstelik o zaman özgün yazmaya baya sarmıştım. Okuduğum her kitap, dinlediğim her müzik, gördüğüm her resim bir fırça darbesi atıyordu zihnime.
Sonra ne olduğundan emin değilim ama bıraktım.
Nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum ya da bırakmadan önce en son ne yazdığımı ama bir gün baktım ki hiç kelimelere dokunmuyorum. Gerçi o dönemin benim için tamamen boş olduğunu söyleyemem çünkü şöyle bir düşününce o dönemde kendimi fark etmişim ben. Yazarken bunu keşfetmek ayrı bir güzel oluyor gerçi.
Bir gün kalktığımda yazmak istedim ve iki yıllık sessizlik dönemi sona erdi. Sanırım o zamandan beri ara verdiğim en fazla iki ya da üç aylık boşluk var. Sonrasında ne parmaklarım durdu ne de beynimdeki çarklar.
Yazmak denilince, hele de FF denilince akla belki sağda solda paylaşıp insanlara okutmak geliyor ki denedim de. Ama bir yerlerde koptu benim için. İnsanlar okumayınca moralin bozuluyor, okuyunca baskı hissediyorsun falan filan. Ayrıca bunu düzgün ayarlamayınca esas nokta kopuyor: Yazmanın doğası kendin içindir. İnsanlar okusun diye yazılmaz, beynini boşaltmak istediğin için yazarsın. Dışarıya çıkmak için vücudunun sınırlarını zorlayan kelimeleri serbest bırakman "gerektiği" için yazarsın. Yazarsın çünkü bazen sesin anlatamadığını beyaz bir sayfa üstündeki kelimeler anlatır. Yazarsın çünkü bazen damlalarla atamadığın üzüntünü boşaltırsın. Daha yüzlerce şey söylenir *ki söylenmiştir de* ama kendin için yazarsın, başkası için değil.
Önceden yazmak üstüne bu kadar detaylı düşünmemiştim aslında. Yazıyordum çünkü yazmam gerektiğini hissediyordum. Biraz düşününce yazmak insana detayları fark ettiriyor. Önce okuduğun kitaplardaki detayları yakalıyorsun. Eh ne de olsa sen de yazıyorsun ya yazar burada bize ne anlatmak istemiş sorusu senin gözünde farklı bir boyuta bürünüyor. Okuduğun her kitap sana daha farklı bir şey katıyor ve eh kimse zaten kitap okumanın bir kişinin ruhunda bıraktığı izlerine karşı çıkmaya kalkmaz her halde. Hayatın detaylarına da dikkat ediyorsun çünkü havada uçan ufak bir yaprak bile sana farklı bir dünya sunuyor. Adeta dünyayı başka bir pencereden yeniden görüyorsun. Dışarıda gördüğün her manzara sana ayrı bir kalem veriyor ve fısıldıyor, anlat. Ne gördüysen anlat. Kendine daha farklı bakıyorsun. Yazman gereken kelimelere ihtiyacın oluyor ve beynini her karıştırdığında kendi ruhundan farklı bir parça çıkıyor karşına. Kelimeler gözümün önünde şekillendikten ve cümleye noktasını koyduktan sonra çoğu zaman ben bu cümleyi nerede saklıyordum ki şimdiye kadar bulamadım dediğim olmuştur.
Yazmak gerek çünkü anlatılacak çok şey var. İnsanları boş verin, önce kendinize anlatın. Çünkü bir parça anlayış arayan benliğine ulaşmak için illa başkalarına ihtiyacı yok insanın her zaman. Dışarıda aradığın o anlayışı kendin ver ruhuna. O kadar da zor değil bu.
Yine koptu kelimeler birbirinden ve yine bölük pörçük oldu paragraflar ama bu gece gözlerimi kapattığımda bir sayfayı daha doldurduğumdan yeni sayfayı doldurmak için kullanacak kelimeler arayacağım. Başkasına değil, sadece kendime.
Lenore is out.
*resimler tumblrdan*
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




